Gizliliğinize değer veriyoruz

Tarama deneyiminizi geliştirmek, kişiselleştirilmiş reklamlar veya içerikler sunmak ve trafiğimizi analiz etmek için çerezler kullanıyoruz. "Tümünü Kabul Et"e tıklayarak çerez kullanımımıza izin vermiş olursunuz.

Çerez Politikası
Prof. Dr. M. Sıla YAZAR
Nobel 2026: Optogenetik
PSİKİYATRİST GÖZÜNDEN

Nobel 2026: Optogenetik

2026 NOBEL FİZYOLOJİ – TIP ÖDÜLÜ’NÜ KAZANAN OPTOGENETİK, BİZE NÖROBİLİMDEN KLİNİK PSİKOLOJİ VE PSİKİYATRİYE UZANAN SAHA UYGULAMALARINDA NE MÜJDELİYOR?

2026 Nobel Fizyoloji – Tıp Ödülü, canlı beyindeki sinir hücrelerinin anıları, duyguları ve davranışları nasıl şekillendirdiğini göstermeyi mümkün kılan bir yöntem olan optogenetik alanındaki çalışmaları nedeniyle Peter Hegemann, Georg Nagel ve Karl Deisseroth ‘a verildi.

Bu haber biz psikiyatristler ve ruh sağlığı alanında çalışan bütün profesyoneller için çok heyecan verici bir müjde.
Ben psikoterapi çalışmasının ilk seansında çalışma modelimizi tanıtırken şöyle derim: “Sinir sisteminin nasıl çalıştığına dair elimizdeki bilimsel kanıtlara dayanarak geliştirilmiş bir model var, psikoterapi çalışmasında birlikte kullanacağımız yöntem bu modele dayanıyor”. İşte bu buluş sayesinde, artık zihin modelinin daha da ileri kanıtlara dayandığının güvenini daha da çok hissedeceğim .

Nitekim 2026 Nobel Tıp Ödülü’nü alan optogenetik, zihnimizin nasıl çalıştığını anlamamızı sağlayan bilgileri çoğaltacak ve psikiyatride kullandığımız her türlü müdahalede elimizi güçlendirecek bir buluş. Çünkü hem biyolojik tedavilerde hem de psikoterapide dayandığımız zihinsel modeli geliştirmeye hizmet edecek.

Bu buluşu nörobilimden klinik psikiyatriye uzanan bir yelpazede çığır açıcı yapan ve biz klinisyenler için heyecan verici bir müjdeye dönüştüren nedir?

Beynin duyguları, davranışları ve vücut fonksiyonlarını nasıl yönettiği her geçen gün daha çok aralansa da hala kalın bir gizem perdesinin arkasında. 20. yüzyılda araştırmacılar beynin hangi bölgelerinin hangi işlevleri etkilediğini incelemeye başladılar; ancak kullanılan yöntemler, nedensellik ilişkilerini kanıtlamalarına olanak tanımıyordu. Mevcut yöntemlerle yapılan çalışmaların sunduğu kanıtların, beynin işleyiş mekanizmasına dair oluşturdukları tablo, soru işaretleri ve bilinmeyenlerle dolu bir “taslak harita” gibiydi.
Optogenetik yönteminin vaad ettiği devrim tam bu noktada önem taşıyor: Optogenetiğin sunduğu imkanlarla, canlı bir beyinde hangi sinir hücresinin veya sinir hücresi gruplarının, duygu, davranış ve bedensel işleyişle nasıl ilişkili olduğunu çalışan bir sistemde değerlendirmek mümkün olacak. Böylece haritalama, tahmini bağlantılar üzerinden yapılan modellemelere değil, daha somut, çalışan bir mekanizmanın verilerine dayalı olacak, böylece beyin haritasının belirsizliklerinin görece azalması mümkün olacak.
Nobel Ödül Komitesi’ne göre, bilim insanları Optogenetik buluşlarıyla, canlı beyindeki sinir hücrelerinin anıları, duyguları ve davranışları nasıl şekillendirdiğini göstermeyi mümkün kılan bir yöntem ortaya koyarak sinirbilimde yeni bir çağın temelini atmış oldular.

Nobel Fizyoloji veya Tıp Komitesi Başkanı Per Svenningsson, bunu şöyle ifade ediyor: “Optogenetik, beyni bir zamanlar yalnızca hayalini kurabildiğimiz bir şekilde haritalandırma fırsatları sunuyor”
Klinik psikiyatri açısından baktığımızda, bu yöntem sayesinde, belirli sinir hücreleri (nöron) ve nöron yollarının duygu, davranış ve bedensel yapılarla ilişkisini değerlendirmek konusunda elimizde yepyeni bir bilimsel yöntemin olması, bize depresyon, anksiyete, bağımlılık gibi psikiyatrik sorunların nöronal devrelerini ve mekanizmalarını anlama konusunda makas değiştiren imkanlar sunma vaadi taşıyor.

Optogenetik nasıl doğdu?

Berlin Humbolt Üniversitesi’nden nörobilim alanında çalışan bir biyofizikçi olan Alman Peter Hegemann ve Würzburg Üniversitesi ‘nde nörofizyoloji alanında çalışan bir biyofizikçi olan Alman Georg Nagel, tek hücreli bir algde kanalrodopsin adı verilen olağanüstü bir protein keşfettiler. Stanford Üniversitesi’nden Amerikalı bir psikiyatrist ve nörobilimci olan Karl Deisseroth ise bu proteini, sinir hücreleri için ışıkla kontrol edilen bir anahtara dönüştürdü.
Buluşun üç bilim insanı tarafından geliştirilme hikayesi, bize bilimin nasıl bir emek, işbirliği ve ekip çalışması olduğunu da gösteriyor. Her şey Peter Hegemann’ın tek hücreli bir alg olan Chlamydomonas’ın bir ışık kaynağına doğru nasıl yüzebildiğini merak etmesiyle başlamış. Hegemann, Georg Nagel ile birlikte, 2000’lerin başında hücre yüzeyinde bulunan ve mavi ışıkla aydınlatıldığında açılan bir kanaldan yüklü iyonların hücre içine akarak elektriksel bir sinyal oluşturmasını sağlayan bir alg proteini olan kanalrodopsini keşfetmişler. Araştırmacılar, bu proteini hangi hücreye yerleştirirlerse yerleştirsinler, söz konusu hücrelerin ışığa duyarlı hale geldiğini tespit etmişler.

Ardından bir psikiyatrist ve nörobilimci olan Karl Deisseroth, bu basit alg hücresinin benzersiz özelliğini, karmaşık bir hücre olan sinir hücresine (nörona) uyarlamayı düşünmüş ve kanalrodopsin genini sıçan sinir hücrelerine aktarıp, mavi ışıkla aydınlatarak bir sinir sinyalini tetiklemeyi başarmış. Ardından bu yöntemi, sinir hücrelerine yönelik ışık kontrollü bir anahtar mekanizması olarak canlı farelerin beyinlerinde işler hale getirmiş.

Böylece, bu üç bilim insanından oluşan ekip, sinir hücrelerinin çalışmasını ışık kontrollü bir anahtarla çalıştırılabilen, böylece de sinir hücrelerinin çalışma mekanizmalarını incelemeye imkan veren bir yöntemi davranış bilimlerinden klinik psikoloji ve psikiyatriye uzanan geniş bir alanın hizmetine sunmuş oldular.

Bu üç bilim insanı, değerli içsel kaynaklarını kaynaklarını, dahi zihinlerini, zamanlarını, emeklerini diğer insanlara adadılar. Onların ve onlar gibi bilim insanlarının ürettikleri bilgiyle çalışan bir klinisyen olarak minnet duygularımı, Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair adlı şiirinin şu dizeleriyle ifade etmek istiyorum:

“….yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin,
yasamak olduğunu bildiğin halde….”

https://www.nobelprize.org/prizes/medicine/2026/press-release/, 7.10.2026
https://www.nobelprize.org/prizes/medicine/2026/summary/, 7.10.2026
https://www.nobelprize.org/uploads/2026/10/advanced-medicineprize2026.pdf, 7.10.2026
https://www.nature.com/collections/addjhidihf, 7.10.2026
https://med.stanford.edu/news/all-news/2026/10/deisseroth-nobel-prize.html, 7.10.2026

Diğer Yazılar

×
Hakkımızda
Estetik Cerrahi
Plastik Cerrahi
Ameliyatsız Estetik
Basında Biz
İletişim
Tanıtım Videosu
Resim bulunamadı
Hakkımızda

1992’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Prof. Dr. Şükrü Yazar, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi alanındaki uzmanlık eğitimini 2001’de İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tamamladı.
İhtisası döneminde İngiltere Cambridge – Addenbrooke’s Hospital’da, Aylesbury- Stoke Mandeville Hospital’da ve İskoçya Glasgow’da bulunan Canniesburn Hospital’da Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi alanında eğitim aldı.

Daha Fazla Oku
İletişim