“Die my love” Türkçe’ye çevrilen adıyla “Geber Aşkım”; Arjantin kökenli yazar Ariana Harwizc’in 2012 tarihinde yazdığı, orijinal adıyla “Matate, Amor” adlı romanından, İskoçyalı kadın yönetmen Lynne Ramsay’in Enda Walsh ve Alice Birch ile beraber senaryolaştırdığı film. 2025 yılı yapım film yurt dışında bir çok ülkede Kasım 2025’de, ülkemizde ise Ocak 2026 ‘da gösterime girdi.
Yazar, yönetmen ve senaristlerinin çoğunluğu kadın olan bir ekip tarafından yaratılmış bu eser, bir kadının doğum sonrası anneliğe geçiş sürecinde yaşadığı, giderek ağırlaşan ruhsal ve sosyal uyum sorunlarını dile getiriyor.
Kadının annelik deneyimi birincil ilgi alanlarından biri olan bir psikiyatrist ve psikoterapist olarak, kadın gözünden annelik deneyiminin oldukça sıra dışı bir açıdan anlatıldığı bu filmi merak ve heyecanla izledim.
Bir çok eleştiri yazısında, psikiyatrik tanılar telaffuz edildiğine rastladım. Bu tanıların çoğu doğum sonrası depresyon, kimileri Bipolar Bozukluk, çok azı doğum sonrası psikoz idi.
Her ne kadar filmin açıkça psikiyatrik klinik bir durumu anlatıyor olduğunda hemfikir olsam da, ben bu yazıyı yazarken olabildiğince tanısal etiketlemeden uzak, tanımlayıcı ve anneliği merkezleyen bir yerden bakmaya çalışacağım. Mümkün olduğu kadar tabi, ne de olsa serde yıllarca duygu durum bozuklukları ve psikotik bozukluklarla çalışmış bir görüş açısı var 🙂
Ayrıca bu yazı bir film eleştirisi değil, filmin sanatsal açıdan değerlendirilmesi yetkinlik alanım olmadığından değinmeyeceğim. Ama bir seyirci olarak öznel izlenimim, sinema dili, oyunculuklar ve görüntü yönetimi açısından izlemesi çok keyifli bir film olduğu yönünde, ama Jenifer Lawrence’ın Grace karakterini yorumlarken (belki de karakterin doğası gereği) kafası çok karışıkmış gibi geldi bana.
Bu alanda çalışan bir ruh sağlığı profesyoneli olarak filmin, bir kadının anneliğe geçişte yaşadığı zorlanmayı anlatmayı dert edinmesine minnet duymakla beraber, bu geçişin güçlüklerini daha az karmaşık ve daha az psikopatolojik bir hikaye ile anlatmış olmasını dilerdim.
Çünkü kadının annelik deneyimi, zaten çok az konuşulan, özgün ve zorlu yönleriyle çok az dile gelebilen bir konu. Toplumda kadın için anneliğe geçişin, -filmde genç ergen kızların bebeğe bir evcilik oyunu havası içinde gösterdikleri ilgi ve sevgi sahnelerinde dikkatimize sunulduğu üzere- bir peri masalı olarak algılanması bekleniyor. Kadınlar olarak, şirin bebekleri, ilahi bir donanımla yüklenerek bakıp büyüttüğümüzü varsayan, gerçekçilikten uzak beklentiyi yükselten bir peri masalı bu.
Oysa gerçek, -Grace’in eşinin ailesindeki kadınların ve arkadaşlarının eşlerinin filmdeki diyaloglarda açıkça ifade ettikleri üzere- anneliğin kadın için kazanımlarla dolu olduğu kadar, ruhsal olarak zorlayıcı ve adaptasyon gerektiren bir deneyim olduğu.
Film anneliğin günümüzde en çok konuşulması, tartışılması gereken bu aşırı-idealize etme/aşırı beklentiler halinin, kadının anneliğe geçişte yaşadığı ruhsal zorlanma/yeniden yapılanma ile oluşturduğu ağır maliyetli tezatı, kişisel bir psikopatolojinin içinde öyle bir kaynatmış ki meramını anlatabildiğini düşünmüyorum, eğer böyle bir meramı varsa tabi.
Bu nedenle filmin anneliğin idealize kalıplar içine hapsedilmesini sorgulayan, bu anlamda yerleşik anlayışa meydan okuyan bir çabası olduğu yönündeki yorumlara katılmakla beraber, bu amaca tam olarak ulaşabildiğini de düşünmüyorum. Bu arada filmin senarist ve yönetmeninin zaten baştan böyle bir amacı olmayabilir. Senaryo öyle kaotik bir psikolojik durum öyküsü ki, bence bunu anlamak gerçekten kolay değil.
Mesela Grace’in “iyi anne olsam pasta yapardım” ifadeleri, eve saçılmış bebek eşyaları ve lavabodaki bulaşıkların temsil ettiği gündelik yaşam yüküne ait sahneler, bu idealize kalıplar vs annelik gerçeği durumuna şöyle bir değiniyor. Burada, evrensel olarak kadınların ortak dertlerini oluşturan cinsiyetçi kalıplara meydan okuyan sorgulamalara o kadar şiddetle ihtiyaç var ki, filmde yapıldığı gibi bu meselelerin bir kadının kişisel psikopatolojisinin karmaşasında gargaraya gelmesine gönlüm razı olamıyor.
Ruh sağlığı profesyonelleri olarak biliyoruz ki, anneliğe geçiş sürecinde kadınların ruhsal açıdan en çok zorlandığı konuların başında, kendini gerçekleştirme süreci ile annelik rolünün dengeli bir şekilde harmanlanması geliyor. Annelikle kadının hayatına dahil olan bu süreç, sağlıklı bir şekilde dengelenmezse kadının ruhsal iyiliğini, bazı durumlarda ruh sağlığını bozabiliyor.
Bu durum, Grace’in roman yazma, yazar kimliğinde kendini gerçekleştirme hedefini anneliğin getirdiği ruhsal ve yaşamsal yeniliklerle dengeleyemediği ruh hali, kağıdın üzerine rastgele sıçrattığı mürekkep lekelerine emzirme sonrası açık kalan memesinden taşarak damlayan anne sütünün karışması sahnesinde, etkileyici bir sinema diliyle ifade edilmiş. Bu sahneyi, kadının anneliğe geçişte başlıca zorluklarından biri olan kendini gerçekleştirme ve hayatındaki rolleri dengelemeye yaptığı gönderme nedeniyle çok etkileyici buldum.
Eşinin “bazen adaptasyon zaman gerektirir”, “yazı yazmak için alan lazım ona” gibi anlayan- destekleyen ama bir yandan da fazla inisiyatifsiz, kitabını yazması meselesini kavgada yetersizlik kozu olarak kullanmak gibi çelişkili yaklaşımları, doğum sonrası kendini gerçekleştirme ve kendini düzenlemede (regüle etmede) eş desteğinin kritik rolüne bir gönderme yapıyor.
Bu arada, teleskopla yıldızları izleme konusunda yaptıkları; Grace’in “yıldızlar bana kendimi hiçmişim gibi hissettiriyor”, Jackson’ın ise “daha büyük bir şeyin parçasıymışım gibi hissettiriyor” yorumlarındaki derin farklılık, çift ilişkisinin içinde bireyler olarak farklarını vurguluyor. Bu sahne çift ilişkisi aile olma sürecine doğru ilerledikçe ebeveynliğe uyum açısından da iyice ayrışmalarına neden olan bireysel farkları anlamak için yararlı bir ipucu sunuyor.
Doğum sonrası, partner olmaktan ortak ebeveynliğe geçişin yarattığı zorlanma ve adaptasyon ihtiyacı çoğu çift ilişkisinde çocuk sahibi olma sürecinin doğal bir parçasıdır. Bu zorlanma, bireysel özellikler, çiftin kendine özgü ilişki dinamikleri, ilişkinin kaynakları ve kırılganlıkları temelinde az ya da çok yaşanır. Doğum sonrası çift ilişkisinde yeni duruma uyumlanmaya şiddetle ihtiyaç gösteren en önemli alanlardan biri de, çiftin çocuk sahibi olana kadar paylaştıkları ortak cinsellik deneyiminin, ebevynlik sonrası yeniden yapılanmasıdır.
Grace ile Jackson’ın çift ilişkisinde bu geçiş sürecinin, New York’dan taşraya taşınmakla başlayan ağır bir sosyal izolasyon ve çocuk sahibi olmakla eş zamanlı köklü bir hayat tarzı değişikliği arka planında, en çok cinsellik türbülansında savrulduğunu görüyoruz. Bir yandan, Grace’in yaşadığı ruhsal zorlanmayla (öyle görünüyor ki) kişisel psikopatolojisi nedeniyle dürtüsel ve takıntılı bir şekilde cinselliğe yönelerek başetmeye çalışması, bir yandan da Jackson’ın eşinin yarattığı sıcak alandan cinsel olarak da kaçınarak ve arabadaki kondomların ihbar ettiği gibi kaçamaklarla baş etmeye çalışması, doğum sonrası çift ilişkisinin içine düştüğü çukurun çırpındıkça batılan bir bataklık haline gelmesine yol açıyor.
Grace’in kayınvalidesi, kendi demanslı eşine bakma, onu kaybetme ve yalnız yaşamaya uyumlanma zorluklarına rağmen; oğluna ve onun ailesine karşı daha geleneksel anne rolünü temsil eden bir karakter olarak resmedilmiş. Ama onun annelik –eşlik deneyiminde de, kabullenen, anlayan, destekleyen, bakım veren, yol gösteren, verici – geleneksel annelik/kadınlık halinin duygusal yüklerinin, silahla uyumak, uyurgezerlik gibi hallerle bir yerlerden patlak verdiğini gerçekçi bir yerden ima ediyor senaryo.
Kadının anneliğe geçiş deneyiminin, aşırı idealize edilmeden, annelik geçişinin kadında yarattığı ruhsal zorlukların, yüklerin kamusal alanda gerçekçi ve açık ifade edilerek dile gelebilmesi önem taşır. Çünkü yeni anne olan kadınlar için kendi zorlayıcı deneyimlerini yargılanmadan anlaşılmış ve kabul edilmiş hissetmek, anneliğe geçişte çoğu kadının hayatını dengelemeye çalışırken yaşadığı yetersizlik ve suçluluk duygularıyla baş etmeleri için önemli bir destek sunar. Bu ve benzeri destekler, anneliğe geçişte duygusal ve fiziksel yükü gerçekçi değerlendirebilmek, ruhsal zorlanma yaratan bilişsel hataları azaltmak açısından çok önemlidir. Özellikle de kadınların paylaşımlarıyla birbirlerini bu zorlayıcı deneyimde desteklemeleri, duygusal olarak zorlanan yeni anneye önemli bir dayanışma alanı açabilir.
Kayınvalde ve avanesinin, Grace ‘in en uygunsuz ifadesinde bile onu anlayan ve destekleyen tutumu, “sen iyi olmazsan bebeğe hayrın olmaz” tarzındaki annelik rehberliği, Jackson ın arkadaşının evinde gittikleri davette arkadaşın eşi olan iki çocuk sahibi kadının kendi annelik deneyiminde nasıl zorlandığı üzerine yaptığı gerçekçi ve paylaşımcı konuşmalar aslında Grace’e bir “kadın dayanışması alanı açmaya çalışıyor. Ancak Grace’in (öyle görünüyor ki) bireysel psikopatolojisinden kaynaklanan kişilerarası ilişkiler sorunları bu dayanışma kaynaklarını fark edebilmesine ve kullanabilmesine imkan vermiyor.
Grace’in, köpeğe önce havlayarak “takması” sonra da köpeği vurması, neden olduğu trafik kazasıyla ata çarparak yaralanmasına yol açması, ormanı yakması, dört ayak üstünde hayvani yürüyüşü, her başı sıkıştığında kendini ormana atması, bıçağa düşkünlüğü; anneliğin toplumsal cinsiyet rolleri içinde şefkatle ve yapıcılıkla özdeş kalıplarına, “ben anne soyumun özgür ve vahşi kızıyım” tadında kendine özgü bir meydan okuma alegorisi midir, yoksa doğum sonrası psikozun ağır davranış bozuklukları mıdır artık bakış açısına göre değişir. Ben psikiyatrist kimliğimle davranış bozukluğu tarafından bakıyorum mecburen 🙂
Grace’in psikiyatrik desteğe ulaştığında, anneliğe geçişi zorlayan ve kırılgan hale getiren kişisel hikayesine ait yükleri kırıntılar halinde duymaya başlıyoruz. Ama bu hikaye neredeyse görmezden gelmeye çalışarak verilen bilgilerle, kopuk bir şekilde sallanıyor adeta. Bunu Grace’i, sorunlu geçmişinin yükleriyle anneliği sorunlu yaşayan bir karakterden olarak değil, şimdiki zamana ait seçimleri olan bir kadın olarak dikkate almamızı istediğinden yapmış olabilir film.
Hastanede yattığı dönemde, psikiyatristle konuşurken kesin ve tereddütsüz bir ifadeyle “oğluma bağlanma sorunum yok” diyerek, anneliğin yaşadığı ruhsal sorunu derinleştiren bir neden olduğu kadar, o ruhsal sorunla başetme kaynağı da olduğu gerçeğini çok iyi ifade ediyor. Bu çelişki, özellikle ruhsal hastalığı olan anneler, yakınları ve sağlık sistemi için çok çetrefilli bir noktaya karşılık geliyor aslında. Hem iyi olmak için sağlam bir kaynak hem de yaşanan ruhsal zorluğun tetikleyicisi olarak annelik deneyimi ruhsal sorunlar yaşayan kadınlar için iki ucu keskin bir bıçağa dönüşüyor adeta.
Grace ve Jackson, bu zorlayıcı macera boyunca her şeye rağmen birbirlerini bırakmamak üzere kafa göz yararak da olsa ilişkilerine emek vermeye çalışırken, ya da çalışıyor gibi görünürken, Grace’in yazamadığı kitabının notlarını aldığı defteri tutuşturarak yaktığı ormanda çırılçıplak ateşler içinde yürürken gördüğünde Jackson’ın yüzündeki ifade sanırım filme filme adını veren duyguydu: “Geber aşkım”.


